Fosil yakıt kullanımı denizleri ve okyanusları tehdit ediyor | Tarım ve Hayvancılık

SON DAKİKA

Fosil yakıt kullanımı denizleri ve okyanusları tehdit ediyor

MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİVERSİTESİ ÇEVRE SORUNLARI ARAŞTIRMA VE UYGULAMA MERKEZİ MÜDÜRÜ DOÇ. DR. AHMET DEMİRAK, FOSİL YAKITLARIN ATMOSFERE YAYDIĞI KARBONDİOKSİTİN BİR KISMININ DENİZLER VE OKYANUSLAR TARAFINDAN EMİLEREK SUYA KARIŞTIĞINI BELİRTEREK, BU DURUMUN DENİZLERDE VE OKYANUSLARDA ASİTLEŞMEYİ ARTIRDIĞINA DİKKAT ÇEKTİ.

Bu haber 22 Aralık 2019 - 15:19 'de eklendi ve 17 kez görüntülendi.

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Ahmet Demirak, fosil yakıtların atmosfere yaydığı karbondioksitin bir kısmının denizler ve okyanuslar tarafından emilerek suya karıştığını belirterek, bu durumun denizlerde ve okyanuslarda asitleşmeyi artırdığına dikkat çekti.

“Asitleşme, büyümek veya kabuk oluşturmak için kalsiyum kullanan midye, mercan, deniz tarağı gibi canlıların artan asit miktarı sebebiyle bunu başaramamalarına ve besin döngüsünün bozulmasına sebep oluyor” diyen Demirak, “Fosil yakıt kullanımının önemli ölçüde azaltılarak düşük karbon emisyonuna sahip teknolojilere odaklanılmasının, sera gazı emisyonunu düşüreceği ve küresel ısınmanın deniz ekosistemlerine verdiği zararın önemli ölçüde azaltılacağı öngörülüyor. Düşük karbonlu enerji üretim seçenekleri artık tüm dünya için tercihten ziyade zorunluluk diyebiliriz. Favori teknolojilerimizi seçme lüksüne sahip olmadığımızı artık herkesin anlaması gerekiyor. Enerjide bütçe planlaması yapılırken, iklim değişikliği ile mücadele ve hepimiz için yaşamsal öneme sahip karbon ve besin döngüsü göz önünde tutulmalı” dedi.

“Gıda güvenliğini etkiliyor”

İnsan kaynaklı karbon salınımının ortalama yüzde 25’inin okyanuslarda tutulduğunu kaydeden Demirak, “Sıcaklık artışı, deniz suyunu daha asidik hale getirerek ve içerdiği oksijen konsantrasyonunun düşmesine ve kimyasal yapısının değişimine neden oluyor. 1980’den beri okyanuslardaki ph seviyesi her on yıl başına 0,017-0,027 aralığında düşüyor. Okyanuslarda karbondioksitle karbonat arasındaki denge bozuluyor. Tek hücreli canlılardan deniz memelilerine kadar uzanan biyolojik çeşitlilik etkileniyor. Yaşamları suyun ph seviyesi ile doğrudan bağlantılı olan planktonların ve diğer mikroorganizmaların besin zincirini değiştireceği bilimsel deneylerle ispatlandı. Bu durum deniz ürünlerinden üretilen gıda güvenliği üzerinde de risk oluşturuyor” ifadelerini kullandı.

“Balıkçılık sektörü zarar görüyor”

Küresel ısınmanın etkilerinin bölgeden bölgeye değişim göstermekle beraber tüm dünyada balıkçılık stoklarını azaltacağını, deniz ve okyanus verimliliğini düşüreceğini vurgulayan Demirak, “Deniz ürünleri ve balıkçılık tehdit altında. Dolayısıyla deniz ekonomisi de zarar görüyor. Türkiye denizlerinde de iklim değişikliğine bağlı olarak gelişen sıcaklık artışının ve sudaki asitleşmenin bazı canlı türlerini etkilediği gözlemleniyor. Örneğin Akdeniz’de yaşayan endemik bir mercan türü olan ve binlerce türe üreme ve beslenme döneminde ev sahipliği yapan taş mercanlarının (Cladocoracaespitosa), okyanuslarda da görülen mercan resifleri gibi beyazlaşmaya başladığı ve kısa sürede öldüğü açıklandı. Karbondioksit salınımları yükselmeye devam ederse denizlerin, okyanusların insanlığa sunduğu refah düşecek ve sürdürülebilir kalkınma olumsuz şekilde etkilenecek. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde faaliyet gösteren Dünya Meteoroloji Örgütü’nün geçtiğimiz günlerde yayınladığı rapor, atmosfere sera gazı salınım oranının, geçen 10 yıl ortalamasından daha hızlı bir şekilde gerçekleştiğini ortaya koydu. Sera gazı salınımını küresel olarak azaltmak, sadece küresel çabalarla mümkündür. Hükümetlerin, iklim değişikliğinin denizlerde ve okyanuslarda oluşturduğu asitlenmeye ’dur’ demesi ve balıkçılık sektörü üzerindeki etkileri konusunda politika geliştirmeleri gerekiyor” diye konuştu.

“AB, iklimde dengenin sağlandığı ilk kıta olmayı hedefliyor”

Demirak, yakın zamanda Avrupa Birliği’nin ’iklim acil durumu’ ilan etmesinin ve 2030 yılı itibariyle karbondioksit emisyonunun yüzde 55 azaltılması hedefinin, pozitif gelişmeler olduğunu ifade ederek, şu değerlendirmede bulundu: “Bu kararlar, iklim değişikliğiyle mücadelede çözüm olarak nükleer enerji de dahil olmak üzere tüm teknolojilerin acil olarak kullanılmasını öneriyor. Bu kararın okyanus asitleşmesini sınırlandırmak için önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Nükleer enerji, güneş ve rüzgar gibi yenilebilir enerji kaynakları ile birlikte iklim hedeflerini karşılamada önemli bir rol oynayacaktır. AB’nin toplam elektrik üretiminin yüzde 26’sını sağlayan 126 nükleer güç reaktörü, düşük karbonlu elektrik üretiminin ise yüzde 50’sini karşılıyor. AB, 2050’ye kadar iklimde dengenin sağlandığı ilk kıta olmayı hedefliyor. Buradaki nükleer reaktörler, iklim değişikliğinde mutlak salınım azalımı hedefine ulaşmada katkı sağlayarak her yıl 700 milyon ton karbondioksit salınımını önlemektedir. Ancak, AB’nin 2050 yılına kadar atmosfere salınan ve atmosferden çekilen sera gazlarını eşitlemek için yani ’iklim nötr’ hedefi için daha fazla nükleer teknoloji kullanmaya ihtiyacı var.”

“Temiz enerji seçeneklerine devam”

Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Akdeniz Bölgesinin küresel ısınmanın en çok etkilediği bölgelerden biri olduğunu hatırlatan Demirak, şöyle devam etti:

“Ülkemiz ekonomik gelişmişlik hedefine ulaşabilmek için elektrik ihtiyacı yüksek olan sektörlere yatırım yapıyor ve yapmaya devam edecektir. İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin her gün daha yoğun bir şekilde yaşanmaya başladığı bir zamanda, sera gazı emisyonlarını azaltabilecek her türlü temiz enerji seçeneğini değerlendirmeliyiz. Hem kara ve deniz ekosistemlerimizi korumak hem de iklim değişikliği hedefine katkı sağlamak için yenilenebilir enerji ile neredeyse sıfır emisyonlu nükleer enerji santrallerini birlikte değerlendirmeliyiz. Enerjide çevresel hedeflerden vazgeçmeden dışa bağımlılıktan kurtulmak için diğer nükleer santral projelerinin de mutlaka devreye sokulması gerekiyor. Mersin’de inşaatı devam eden Akkuyu NGS ile bu yolda çok önemli bir adım atıyoruz. Akdeniz Bölgesi ekosistemi için de önemli bir yatırım. Türkiye’nin birden fazla nükleer santrale ihtiyacı var. Bu sayede bir yandan kendi iktisadi hedeflerimize ulaşmaya çalışırken diğer yandan karbon salınımını düşürerek küresel bir sorun olan iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlayabiliriz.”